|
Aslında Kurtuluş Savaşı yıllarında
"halk=ulus" biçiminde kavramlaştırılan, daha sonra liberal politikalarla
sanayinin yerli girişimcilerini oluşturması beklenen millî burjuvazinin
yaratılıp sınıf ayrımının reddedildiği halkçılık; 1930'dan sonra
içerik değiştirmiştir. 1930'daki Serbest Fırka deneyiminin ardından
yönetime ağırlığını koyan tek parti anlayışı, sınıf ayrımlarını
şiddetle yok sayarken halkçılığı bu tercihine ideolojik bir gerekçe
olarak sunmaya başlamıştır. Aslına bakılırsa, halkçılık, ulus-devletin
inşasının temelinde yalan "Halkı bir ulus olduğuna inandırma" ya
da daha önceden varolmayan bir kavramı toplumun genel kabulüne açan
bir kavram olarak Atatürk'ün milliyetçilik ve devletçilik politikalarının
en başat öğelerinden biri olagelmiştir.

Yine Hobsbawm'ın ulusal oydaşma ve devletçiliğin temel prensibi
haline gelen "Özel çıkarlara karşı ortak çıkar", "Ayrıcalığa karşı
ortak yarar" tezi de halkçılık-devletçilik ve
|
| <<
Önceki Sayfa |
|
 |
|
milliyetçilik üçgeninin ne denli içice
olduklarını göstermektedir. Türkiye'de de kurucu elitler, sınıf
çıkarları yerine devletin ana işveren konumunda bulunup ortak çıkan
bölüştüreceği, halkçılık paydasında birleşmiş bir ulus-devlet işleyişini
temel hedef göstermişlerdir. Feroz Ahmad, süreci, "Kemalist ekonomi
siyasetinin hedefi, öncelikle, modern bir topluma özgü sınıf yapısına
sahip bir millet yaratmaktı. Bu hedefe ulaşıldığı ve ardından sınıf
çatışması geldiği zaman ise devlet müdahale edip hakem rolü oynayacaktı"
şeklinde tanımlar. Nitekim ileride görüleceği gibi bu hakemlik rolü
uzun yıllar yürürlükte kalacak 1936 İş Kanunu'nda açık bir biçimde
dile getirilecektir.

Halkçılığın yeni süreçte benimsenmesinin kimi pragmatik yönleri
de vardır. Devletçilikten sadece bir kez 1931'de İzmir'de bahseden
Atatürk, halkın yapısına dikkat çekerken toplumun her şeyi devletten
beklediğini, dolayısıyla devletin ekonomiye ağırlığını
|
| Sonraki
Sayfa >> |
|