|
değerleriyle konuşmalarıydı. Tüm gelişmiş
dünya, ulus, ulus-devlet özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Osmanlı'nın
millet sistemine dahil ettiği müslüman unsurlar, çok kısa süre önce
"din kardeşleri"ni Batı'yla birleşerek arkadan vurmayı dinî açıdan
tartışmayı dahi gereksiz görmüşlerdi. İslam dünyası bile artık mücadelesini
ümmeti uğruna değil kuracağı ulus-devletini düşünerek yürütüyordu.
Osmanlı'nın son cihat çağrısı açıkça felaket sonuç vermişti. Ayrıca,
dünyanın her alanında ekonomiden savunmaya, sanayileşmeden ticarete
Tanrı'nın düzenlediği ileri sürülen "imanlı ordular", Batı'nın teknik
orduları karşısında ardı ardına yenilgiye uğruyorlardı. Atatürk,
bir yükselen değerin daha farkındaydı: Teknoloji. Teknolojiyle-din
savaştırılmamalıydı. Zira bu savaştan galip çıkan kayıtsız-şartsız
teknoloji oluyordu. Mesele teknolojinin karşısına dini dikmek değil
bu ikisini uzlaştırmaktı.
|
|
 |
|
Tarihte görülmüştür ki, çok eski
çağlardan bu yana askerler ve din adamları sürekli çatışkı içinde
yaşamışlardır. Bunun en temel ermeni yeni bir devlet kurmak ya da
devlette hamle yapmak isteyen ilerici askerlerin karşısına din adamlarının
büyük kısmının, durağanlanlaştırmakta kendileri açısından yarar
gördükleri bazı hatalı dinî yorumlarla çıkmalarıdır. Atatürk, laikliğe
geçilirken ülkede pek namuslu din adamları bulunduğunu fakat bazı
gericilerin bu kişilerin sesini kısmak istediklerini sıklıkla dile
getirmiştir. Mustafa Kemal Paşa, dinle teknolojiyi çatıştıran, dini
durağanlaştırmak isteyen zihniyetin devleti sürüklemek istedikleri
noktalan iyi tespit etmişti. Oysa son derece açık ve gelişmeyi hedef
alan gerçek bir islamiyet vardı. Önemli olan İslam'ın asıl olan
bu kaynaklarına yönelip, teknoloji-din çatışmasını ortadan kaldırmaktı.
Hedefe varmanın biricik yolu elbette laikliğin kabulüydü. Yani İslam'da
laikliğe cevaz
|
|
|
|