|
temsil etme mecburiyeti üstlenmiştir.
Durkheim buradan hareketle yeni çağda belirmeye başlayan "laik ahlaka"
geçer.

Gökalp, Durkheim'ın da etkisiyle Batı'daki reform çabalarını
yorumladı. Düşünür, ümmet dininin çöktüğünü, ümmet teşkilatıyla
milletin birbirlerinden ayrıştığını savunuyordu. Dinin kendi öz
alanı olan vicdan sahasına çekilip, önemini daha da arttırmasını,
işlevselleşmesini isteyen Gökalp, işbölümü ve uzmanlaşmanın da katkısıyla
toplum bütünleşmesinin en önemli unsurlardan birinin yine din olacağını
öngörmekteydi. Kısacası Türk Laikleşmesi projesinde laiklik kesinlikle
dinsizlik değildi. Mustafa Kemal, bu açılardan Gökalp'e katılmaktaydı.
Durkheim'ın sosyolojik analizlerinin yanına, Max Müller'in Natüralizmi
ile çeşitli pozitivist ve hukuki savları katan Atatürk, tarihsel
çerçevesi bağlamında din sorununa şöyle yaklaşmaktaydı:
|
|
 |
|
"İnsan önce tabiata, sonra cemiyete
bağımlıdır. Tabiatın yaratığı olan insan, önce onun kanunlarına
tabidir. Başlangıç devirlerinde insan korkular içinde yaşamıştır.
Sonra iptidai insan kümelerinde ata korkusu, nihayet büyük kabile
ve kavimlerde ata korkusu, ata korkusu yerine geçen Allah korkusu,
insanların hürriyetini engellemiş, kafalarında ve hareketlerinde
hesapsız yasaklar yaratmıştır. Yasaklar ve hurafeler üzerine kurulan
bu adet ve gelenekler, insanları düşünce ve harekette bağlamıştır.
Ferdin hakiki hürriyeti söz konusu olmamıştır. Önce tabiatın sonra
cemiyetin esiri olan insanın, bu esaretine -gökten kuvvet ve yetki
alan birtakım adamlara esir olmak- eklendi. Hükümdarlıklar gücünü
buradan aldı. Cemiyetler ve fikirler geliştikçe hürriyet fikri de
gelişti. Tabii hak fikri oluştu. Her türlü hakkın kaynağının fert
olduğu fikrine ulaşıldı. Hür ve sorumlu olan yalnız insandır. Böylece
demokrasiye ve medeni topluma geçildi."
|
|
|
|