Atatürkiye / İlkeleri
LAİKLİK
Laiklik Batı'da meydana gelen devrimlerle adı anılmaya başlanan bir kavramdır.
Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını, akılcılığı ve devletin din
ve vicdan hürriyetini tanımasını kapsar. Ancak Hıristiyanlık ve İslamiyet'in
farklı özellikleri laikliğin kabulünü Türkiye açısından daha yaşamsal bir konuma
getirmiştir. Hıristiyanlık dünyada yeni yayılmaya başladığında Hz. İsa, dönemin
devlet adamlarının kendisine inananlar üzerinde zulüm uygulamasını engellemek
amacıyla, "Sezar'ın hakkını Sezar'a veriniz" çağrısında bulunarak dininin devlet
karşısında konumlanmadığını göstermişti. Ancak gelişen şartlar doğrultusunda
Hıristiyanlığın yayılma problemini aşıp evrensel bir din konumuna yükselmesinin
etkisiyle devletle kilise çatışır hale gelmişti. Yine de kilise ve devlet aralarında
süregelen tüm çatışmalara, nüfuz mücadelelerine rağmen iki ayrı kurum, iki ayrı
çatı altında yaşamasını bilmişlerdir.
İslamiyet'te "Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır" inancı vardı. Bu inanç
din ve devlet işlerinin ayrışmasını büyük ölçüde engelliyordu. Hıristiyan Batı,
devrimlerin ardından din örgütüne karşı genel bir savaş yürütmemekle birlikte,
dinin devlet üzerinde baskı kurmakta direnen unsurlarını tasfiye ederek kilise
ile devleti daha kolaylıkla birbirinden ayırmayı başarmıştı. Üstelik Hıristiyan
dünyasının tüm dönemlerinde hakimiyetin kilisede mi yoksa kralda mı olduğuna
dair zengin bir tartışma platformu yürütülebilmişti. İslam devletlerinin anayasasıysa
dinsel temeller etrafında şekillendirilmişti. Eğirim, ahlak dinsel faktörlere
göre ayarlanmaktaydı. Buna karşın İslamî dünya görüşünün özellikle ekonomi ve
dış politika alanında belirleyici bir etkiye sahip olmaması, kurulmakta olan
yeni dünyada çok belirleyici hale gelen ekonomi ve uluslar arası ilişkiler noktalarında
İslamî toplumlara sorunlar yaratıyordu. İslam, faizi yasak o devrin yeni düzeninde
devletlerarası tüm antlaşmalar ağır faizin kayıtsız şartsız kabulüyle başlıyordu.
İslam, öncelikle müslümanların kendi aralarında yardımlaşmalarını öneriyor fakat
İslam toplumları arasında oluşturulabilecek bir sistemin kreditörü olabilecek
bir devlet ortaya çıkarılamıyordu. Zira İslam toplumlarının önemli bir kısmı
uzun yıllar yabancı devletlerin sömürge alanı olarak işlev görmüşler hatta henüz
özgürlüklerine bile kavuşamamışlardı.
Ortada temel bir çelişki yatıyordu. Kemalist önderlik ya İslam toplumunun kapalı
anlayışını kırmayarak çaresizlik içinde İslamî sistemi evrensel bazda işletecek
bir kreditör bekleyecek ya da Batı'ya entegre olacaktı. Büyük Savaş'tan tüm
Avrupa devletleri ağır yaralarla çıktıklarından henüz dünya kreditörlüğüne aday
bir pax ufukta belirmemişti. Atatürk tercih aşamasındaydı. Yüz bu konuda da
Batı'ya çevrilecek ve mahalli karizmatik liderler çerçevesinde örgütlenen popüler
İslam'la, devleti uzun süre geri bırakan Osmanlı'dan kalma resmi devlet İslamî
düzenlenecekti. Bunun da yolu laiklikti. Nitekim onun ölümünde sonra yaşananlar
liderin bir kez daha öngörülerinde haklı çıktığını gösterecekti. II. Dünya Savaşı'ndan
sonra yine Batılı bir güç beklenen paktı kuracak, dünyanın kreditörlüğünü üstlenecek,
üstelik uluslararası yeni sistemin sacayaklarını Batı'nın belli başlı devletleri
sağlamlaştıracaktı.
Ekonomik olanakları son derece kısıtlı olan, geçirdiği onca acımasız savaştan
sonra Osmanlı devletinin borçlarının bir kısmım üstlenen yeni Cumhuriyet, kısa
zamanda çağdaş dünyayla arasındaki mesafeyi kapatmalıydı. Bunun önündeki engellerden
birisi de, İslamî kökenli, "Bir lokma bir hırka" söylemiydi. Hızla reform yapacak,
devrimler çağını sürükleyecek bir topluma ne bir hırka ne de bir lokma yeterdi.
Üstelik büyük liderlerin en başat özelliği, çağın kavramlarıyla, çağın değerleriyle
konuşmalarıydı. Tüm gelişmiş dünya, ulus, ulus-devlet özlemiyle yanıp tutuşuyordu.
Osmanlı'nın millet sistemine dahil ettiği müslüman unsurlar, çok kısa süre önce
"din kardeşleri"ni Batı'yla birleşerek arkadan vurmayı dinî açıdan tartışmayı
dahi gereksiz görmüşlerdi. İslam dünyası bile artık mücadelesini ümmeti uğruna
değil kuracağı ulus-devletini düşünerek yürütüyordu. Osmanlı'nın son cihat çağrısı
açıkça felaket sonuç vermişti. Ayrıca, dünyanın her alanında ekonomiden savunmaya,
sanayileşmeden ticarete Tanrı'nın düzenlediği ileri sürülen "imanlı ordular",
Batı'nın teknik orduları karşısında ardı ardına yenilgiye uğruyorlardı. Atatürk,
bir yükselen değerin daha farkındaydı: Teknoloji. Teknolojiyle-din savaştırılmamalıydı.
Zira bu savaştan galip çıkan kayıtsız-şartsız teknoloji oluyordu. Mesele teknolojinin
karşısına dini dikmek değil bu ikisini uzlaştırmaktı.
Tarihte görülmüştür ki, çok eski çağlardan bu yana askerler ve din adamları
sürekli çatışkı içinde yaşamışlardır. Bunun en temel ermeni yeni bir devlet
kurmak ya da devlette hamle yapmak isteyen ilerici askerlerin karşısına din
adamlarının büyük kısmının, durağanlanlaştırmakta kendileri açısından yarar
gördükleri bazı hatalı dinî yorumlarla çıkmalarıdır. Atatürk, laikliğe geçilirken
ülkede pek namuslu din adamları bulunduğunu fakat bazı gericilerin bu kişilerin
sesini kısmak istediklerini sıklıkla dile getirmiştir. Mustafa Kemal Paşa, dinle
teknolojiyi çatıştıran, dini durağanlaştırmak isteyen zihniyetin devleti sürüklemek
istedikleri noktalan iyi tespit etmişti. Oysa son derece açık ve gelişmeyi hedef
alan gerçek bir islamiyet vardı. Önemli olan İslam'ın asıl olan bu kaynaklarına
yönelip, teknoloji-din çatışmasını ortadan kaldırmaktı. Hedefe varmanın biricik
yolu elbette laikliğin kabulüydü. Yani İslam'da laikliğe cevaz olabilirdi. Tanyol,
bu noktayı şu şekilde açımlıyor:
"...İslamiyet sosyal bir din olduğundan ve terakkiyi hedef olarak aldığından,
diğer dinlerdeki hükümlerin katılığı ve değişmezliği onda mevcut değildir. Bizzat
Peygamber,- Kuran'ın ayetlerinde hükümlerin zamana ve mekana tabi olarak değişebileceğine
cevap vermiştir. İslam dinindeki bu yumuşaklık ve gelişmeye açık kapı bırakmıştır
ki, az zaman içinde serbest içtihada yol açmış ve birçok felsefi meseleler hiçbir
zorluğa ulaşmadan gelişmek imkanına sahip olmuştur.
Bundan dolayıdır ki, İslamiyet'te bir engizisyon teşkilatına rastlanamaz.
Önce gelen bir ayetin hükümlerini sonraki ayetin değiştirmesi ve bazen tamamıyla
kaldırması, İslam hukukunda, 'Tebeddül-i ezmanla tagayyür-i ahkam caizdir' şeklindeki
külli bir düsturla ifade edilmiştir. İşte İslamiyet'te laiklik ve her türlü
reform, bu prensibe dayanılarak yapılabilir."
Türk devrimlerinin ya da bütüncül olarak Kemalist Devrim'in özünde laiklik
yatmaktadır. Pek çok Cumhuriyetçi aydın, haklı olarak, laikliğe karşı çıkmanın
yeni Cumhuriyet'in temel değerlerine, hedeflerine karşı çıkmak anlamına geldiğini
savunmaktadır. Aynı görüş çerçevesinde laiklik, düzenin ruhudur, temelidir.
Atatürk'ün Laiklik ilkesi, Durkheim'ın tezlerinden oldukça etkilenmiştir. Zira
düşünürün savlan medeniyet ve işbölümünün gelişmesiyle dinle devletin farklı
alanlara seslenmeye başladığı yönündeydi. Toplumda iş bölümünün ilerlemesiyle
beraber toplum hayatının siyasi, ahlaki, iktisadi, eğitimsel ve sanatsal faaliyet
kollarının giderek dinin doğrudan etkisinden uzaklaşıp hususi mevkiler edindiklerini
kaydeden Durkheim, din de dahil tüm bu kolları kapsamına alan geniş ve homojen
bir bütünlük oluştuğunu vurgular. Durkheim, devletin toplumun bütününü, işbölümününü
tamamını, uzmanlığın hepsini birbirine karıştırmadan temsil etme mecburiyeti
üstlenmiştir. Durkheim buradan hareketle yeni çağda belirmeye başlayan "laik
ahlaka" geçer.
Gökalp, Durkheim'ın da etkisiyle Batı'daki reform çabalarını yorumladı. Düşünür,
ümmet dininin çöktüğünü, ümmet teşkilatıyla milletin birbirlerinden ayrıştığını
savunuyordu. Dinin kendi öz alanı olan vicdan sahasına çekilip, önemini daha
da arttırmasını, işlevselleşmesini isteyen Gökalp, işbölümü ve uzmanlaşmanın
da katkısıyla toplum bütünleşmesinin on önemli unsurlardan birinin yine din
olacağını öngörmekteydi. Kısacası Türk Laikleşmesi projesinde laiklik kesinlikle
dinsizlik değildi. Mustafa Kemal, bu açılardan Gökalp'e katılmaktaydı. Durkheim'ın
sosyolojik analizlerinin yanına, Max Müller'in Natüralizmi ile çeşitli pozitivist
ve hukuki savları katan Atatürk, tarihsel çerçevesi bağlamında din sorununa
şöyle yaklaşmaktaydı:
"İnsan önce tabiata, sonra cemiyete bağımlıdır. Tabiatın yaratığı olan insan,
önce onun kanunlarına tabidir. Başlangıç devirlerinde insan korkular içinde
yaşamıştır. Sonra iptidai insan kümelerinde ata korkusu, nihayet büyük kabile
ve kavimlerde ata korkusu, ata korkusu yerine geçen Allah korkusu, insanların
hürriyetini engellemiş, kafalarında ve hareketlerinde hesapsız yasaklar yaratmıştır.
Yasaklar ve hurafeler üzerine kurulan bu adet ve gelenekler, insanları düşünce
ve harekette bağlamıştır. Ferdin hakiki hürriyeti söz konusu olmamıştır. Önce
tabiatın sonra cemiyetin esiri olan insanın, bu esaretine -gökten kuvvet ve
yetki alan birtakım adamlara esir olmak- eklendi. Hükümdarlıklar gücünü buradan
aldı. Cemiyetler ve fikirler geliştikçe hürriyet fikri de gelişti. Tabii hak
fikri oluştu. Her türlü hakkın kaynağının fert olduğu fikrine ulaşıldı. Hür
ve sorumlu olan yalnız insandır. Böylece demokrasiye ve medeni topluma geçildi."
Yukarıdaki fikirlere bakıldığında Atatürk'ün siyasal düşünceler tarihi hakkında
ayrıntılı bilgi sahibi olduğu görülebilir. Zira Mustafa Kemal'in açıklamaya
çalıştığı bu evrim süreci, Siyasal Düşünceler Tarihi'nin çok önemli bir metodundan
kaynaklanmaktadır ve uluslar arası bilim dünyasında topluluktan-topluma giden
zaman diliminde insanın gelişmesi hala bu örüntü çerçevesinde değerlendirilmektedir.
Bu arada özellikle sağ Kemalist ve milliyetçi aydınların önemli bir bölümü Osmanlı'nın
zaten teokratik bir devlet olmadığını, millet sistemi ve azınlıklara karşı tutumda
laik nüvelere rastlandığını haklı olarak öne sürmektedirler. Bu inanca göre,
Osmanlı'da Gerileme ve Çöküş dönemlerinde Batı'ya karşı alınan mağlubiyetler
karşısında bunalan Osmanlı aydını bir yandan Batı'nın temel kurumlarına yönelik
reformlar yapmaya kalkışırken, diğer yandan da bu reformları sınırlı bir çerçevede
tutarak ve dini bağnazlaştırarak, olumlu-hakim nüveyi yozlaştırmışlardır. Aynı
yazarlar Atatürk'ün Laiklik ilkesini yorumlarken, Mustafa Kemal'in Osmanlı'da
yapılan göstermelik-yetersiz reformların çarpıklıklarını tespit ederek, Türkiye
Cumhuriyeti'nde laikliğin tam anlamıyla modern içeriğe sokulduğunu ileri sürerler.
Atatürk ferdi hak ve hürriyetleri, maddi ve fikri hürriyet adı altında iki ara
başlığa ayırdı. Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak ya da inanmamak,
seçtiği dinin gereklerini yerine getirmek ve getirmemek, şahsine ait siyasal
görüşleri savunmak serbestliğine sahip olmalıdır. Ona göre vicdan hürriyeti
taarruz edilemeyen bir alandı.
Hatta Atatürk hayatta tek taraflı olarak aradığı ve arayacağı temel unsurun
laiklik olduğunu bildirmektedir. Böylelikle laiklik, devrimin özü haline gelirken
aynı zamanda kültürel, ulusal, dilsel ve tarihsel bir sorun boyutuna ulaşıyordu.
Laiklik ilkesi uyarınca İslam'ın bertaraf edilmesi hedeflenmiyordu. Dinin siyasete
alet edildiği ve bunun toplumun en gerici unsurlarınca yapıldığı tarihi vakaydı.
Osmanlı döneminden beri dini siyasete alet ederek, durağanlaştırdıkları dinden
kendilerine varlık alanı yaratmaya çalışan yobazlarla zamanın yöneticileri sıklıkla
uğraşmak hatta çok şedit tedbirlere başvurmak zorunda kaldıkları bilinmekteydi.
O zaman din siyasetten mutlaka ayrılmalıydı. Birinci hedef buydu. İslam'a demokrasiyle,
rejimle uyumlu hale gelecek yeni işlev yüklenmesi arayışları ikinci gayeydi.
İslam, millî kültür ve toplumsal bütünleşme noktasında hep birleştirici temel
faktör olarak kalacaktı ama eğitim, hukuk, devletin düzeni; tıpkı Batı'da olduğu
gibi, dinin sahasından çıkartılacaktı. Tüm bunları hedefleyen bir kadronun ve
liderin din düşmanı gösterilmesi, dinsizlikle suçlanması en basit bir tabirle,
"mantıksızlık- haksızlık" olurdu. Ancak uygulamada görülen aksaklıklar, Laiklik
ilkesinin uygulanmasına yönelik Batı'da yaşandığı gibi uzun düşünsel tartışmalar
ve fikirler düzeyinin yaşanmaması ve halkın eğitimsizliği, bunun bazı eski rejim
yanlılarınca kullanılması ile kimi Kemalist yöneticilerin aşırı sert-zamansız
tedbirleri Laikliğin en tartışılan, en çok eleştirilen uygulamalardan biri haline
dönüşmesini sağladı. Tarihi, dip çalkantıları bağlamında ve eleştirel pencereden
irdeleyen Mardin, laikliği Atatürk'ün liderlik vasıflarını da hatırlatarak şöyle
ortaya koyuyor:
"Olan şey, Mustafa Kemal'in varolmayan, farazi bir varlığı, Türk Milleti'ni
ayağa kaldırarak ona hayat vermesiydi. Onun girişmiş olduğu projenin gerçek
boyutlarını bize veren ve düşüncesinin ütopyacı niteliğini ortaya çıkaran, olmayan
bir şey için sanki varmış gibi ve onu var etme yolundaki kabiliyetidir. Göreve
başladığı sırada Türk milleti, ne 'genel iradenin' ve ne de millî bir kimliğin
kaynağı olarak vardı. O, aşın ölçüde ihtiyatlı meslektaşlarından bir gelecek
fikri ve bu fikri gerçekleştirmede taşıdığı arzu bakımından ayrılmaktaydı. 'Millet'
ve 'Batı Medeniyeti', onun tasarısında gizli bir temel sağlayan iki şifre kelimeydi;
bu stratejik noktadan değerlendirdiğimiz takdirde, onun dine yönelik tavrı tutarlılık
gösterir. Atatürk'ün ideal bir toplum peşinde gösterdiği kararlılık, zamana
ayak uydurmadaki büyük yeteneği ile çelişki teşkil etmez: Onun taktik çelişkilerini
anlamlı kılan nokta, üzerinde dikkatini yoğunlaştırdığı taşandır.
Onun, istiklal hareketinin siyasi meşruiyet kaynağı olarak 'Büyük Millet Meclisi'
kavramını kullanışında, siyasi dehasının ilk örneğini buluyoruz. Halife-Sultan,
teorik olarak, İslam dünyasında en müessir gücü elinde tutan bir İslam topluluğunun
-Osmanlı cemaatinin- önderi olmasından dolayı, iktidar kendisinde bırakılmıştı.
Halife-Sultan makamını işgal eden kişi şimdi Müttefik Kuvvetleri'nin elinde
esir durumunda olduğu için, artık hür bir vekil olarak hareket edememekteydi.
Esas olarak imparatorluğun çeşitli dinî alt-gruplarına atfedilen fakat bu özel
durumda İslam cemaati için kullanılan millet, meşruiyet kaynağı olarak, topluluğun
hakimiyet haklarını yeniden oluşturabilecekti."
Peki Cumhuriyet sonrasında özellikle Laiklik ve devrimler açısından nasıl bir
yol izlendi? Sorunun cevabını, yine Mardin'den aktarıyoruz: "Bu hareketler için
ne zaman mantıki bir sebep aransa, öne sürülen gerekçe 'Muasır medeniyetin icapları'
idi. Bu, Mustafa Kemal'in 1920'lerde yaptığı birçok konuşmada izlenebilir. Bu
mantığın en veciz ifadelerinden birisi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1931 tüzüğünde
yer almaktadır. Yeni rejim, başlangıcından itibaren Büyük Millet Meclisi içinde
bir siyasi partiyi, Cumhuriyet Halk Partisi'ni kurmak suretiyle taraftar toplamıştı.
Bu parti, sonunda, Cumhuriyet içindeki siyasi anlatımın yegane meşru organı
ve yeni Cumhuriyet rejiminin resmi ideolojisinin büyük bir titizlikle oluşturulduğu
bir merkez olarak ortaya çıktı. Partinin 1931 yılı tüzüğü, dinin 'vicdani bir
mesele' olması dolayısıyla, devletin dinî hayat içinde hiçbir rol almaması durumu
olarak tanımlanan 'laiklik ilkesinin desteklendiğini belirtmekteydi." Böylelikle
genç Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temeller üzerinde yükseltilmesi yolunda
ideolojik bir karakter de kazanan Laiklik, devrimin temel unsurlarından birine
dönüşüyordu. Laiklik, 1937'de CHP'nin diğer yol gösterici beş ilkeyle beraber
Anayasa'ya sokulacaktı. Ancak, laik bir toplum oluşturulması çabalan 15 yılı
aşkın bir zaman içinde adım adım gerçekleştirilmiştir. Atatürk'ün sözlerinden,
laikliğin taşıdığı mana ise şöyle verilebilir:
"Bilirsiniz: Bizi yanlış yola sürükleyen kötüler, çoğu zaman din perdesine bürünmüşler,
saf ve temiz halkımızı hep 'şeriat' sözleriyle aldatılagelmişlerdir... Dinimizin
bizden istediklerini öğrenmemiz için şundan bundan ders almaya, şunun bunun
akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Atalarımızın, babalarımızın kucaklarında
verdikleri dersler bize dinimizin ilkelerini anlatmaya yeter... Hangi şey akla,
mantığa, ulusun yüksek çıkarların uygundur, biliniz ki o bizim dinimize uygun
düşer.
Camilerin kutsal minberleri halkın dinle, ahlakla ilgili beslenme gerekçelerine
en yüce, en verimli kaynaklardır. Bundan dolayı camilerin ve mescitlerin minberleri
halkı aydınlatacak, ona yol gösterecek değerli konuşmaların kapsadıkları konuların
halka açıklanmasını sağlamak yüce Dinişleri Bakanlığı'nın önemli bir görevidir.
Minberlerden halkın anlayabileceği dile ruh ve dimağa seslenmekle müslümanların
varlığı canlanır, dimağı arınır. İmanı güçlenir, yüreği cesaret bulur. Ancak
buna göre büyük hatiplerin taşıması gereken bilimsel nitelikler, özel yetenekler
ve dünyada olup bitenleri kavrama çok önemlidir. Bütün vaiz ve hatiplerin bu
dileğe hizmet edebilecek yetiştirilmesine Din işleri Bakanlığı'nın çaba göstereceğini
umarım."
Ne var ki, bugün gelinen noktada gerek laik gerekse İslamcı kesimler Laiklik
ilkesinin çok ötesine geçerek, olayı farklı boyutlarda tartışma yoluna girmişlerdir.
Atatürk, Laikliği, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" ve ulusun fertlerinin
özgürleşmesi zaviyesinden değerlendirmişti. Oysa günümüzün laik kesiminin bir
kısmı, dini toplumun her alanından dışlayarak, toplumun Mustafa Kemal'le problem
yaşamayan önemli bir kesimini de hedef alır noktaya sürüklenmiştir. Atatürk,
dini saf dışı bırakmayı değil, onu devlet yönetimi, eğitim konularından ayrıştırıp
kendi varlık alanının efendisi yapmak istiyordu. Atatürk, "Din afyondur" savına
da katılmıyordu. Din kendi alanında hala en geçer akçeydi ve İslam'ın kendisiyle,
özüyle çatışmaya girmek Mustafa Kemal'in aklına bile gelmemişti. O yüzden, "Din
afyondur. Sağ hareketler eninde sonunda hurafelerin eteğine yapışırlar, bu yüzden
de sağ kesimden aydın çıkmaz" şeklindeki sözler Atatürkçülük'ten ziyade, bu
sözleri söyleyenlerin ideolojik takıntılarını ortaya koymaktadır.
Öte yandan, Atatürk'ü sözüm ona din düşmanlığıyla suçlayan, dinin elden gittiğini
savlayan İslamî kesim, hatanın çok daha büyük kısmını yüklenmiş durumdadır.
Öncelikle Mustafa Kemal'in yukarıda açıklanan fikirlerini, hedeflerini değerlendirdikten
sonra Türkiye Cumhuriyeti liderini hala "din düşmanlığı"yla suçlamanın iki nedeni
olabilir. Birincisi okuduğunu anlamamak, ikincisi yalan ve karalamalarla dini
açıkça siyasete alet etmek. Laikliği dinsizlik olarak algılayan bu kesim, dinin
asıl özelliklerini kendi çıkarları doğrultusunda açıkça çarptırmaktan kaçınmadığı
gibi, bütün insanların kendilerinin doğru kabul ettikleri yönde yaşamalarım
dayatarak insanları baskı altına almak ister. Yaşar Nuri Öztürk, din adı altında
sergilenen, pankartlara yazılıp, edebiyatı yapılan bu taleplerin Kuran'dan esinlenerek
alınmadığını kaydetmektedir. Yine Öztürk'e göre Kuran'ı değil gelenekleri kutsallaştırarak
yaratılmak istenen bu hurafeler dininden kaçınılmalıdır.
Kaynak: Baran Dural, Atatürk'ün Liderlik Sırları
|